Dünyada win-win diye bahsedilen, bizim Türkçe’de kazan-kazan dediğimiz iş ilişkisi modeli üzerinde durmak istiyorum. Buradaki bakış açım aslında biraz da kişisel gelişim kanadına dayanıyor. Adından da basitçe anlaşılacağı gibi, paydaş olan herkesin kazanacağı iş ilişkisini anlatıyor. Olabildiğince eşit ama bazen bir tarafın daha fazla kazanabileceği, yaygın argo söylemiyle çantacılık kavramının dışında olan bu modelde, birbirine kazanç sağlayabilecek taraflar eş zamanlı veya değil, bir araya geliyorlar ve gelir ya da fayda paylaşıyorlar. Eş zamanlı olmamasından kasıt şu, siz birine kazandırırsınız 5 yıl sonra da o size bir şey kazandırır, bu da sonuçta kazan-kazandır. Sat Kendini – Kişisel Markalaşmanın ve Pazarlamanın Kitabı ve oradaki konuyla buna biraz açıklık getirmeye çalıştım.

Türkiye’de bu işin çalışması biraz zor maalesef. Gördüğüm kadarıyla bunun sebeplerini sıralayacağım.

  • İnsanlara güvensizlik,
  • Ben yaparım ama ya o yapmazsa anlayışı,
  • Daha önce yenmiş kazıkların bileşkesi,
  • Sen bu işi yap da ben sana çok iş getireceğim söyleminin hayata geçmemesi ve insanların sürekli kendilerinden iş isteyen birileri tarafından kandırıldığını düşünmesi,
  • Ego savaşları,
  • İsteyememek veya toplumsal baskı ile bir başkasından bir şey istemenin kötü algılanması,
  • Kazan-Kazan taraflarının eşit olmaması, bu nedenle her şekilde bir tarafın daha çok vermesinin gerekmesi.

İlk olarak aklıma gelen ve gördüklerim bundan ibaret.

Yukarıdakiler doğru mu? Evet, doğru. 43 yaşındayım, 25 yıldır kendi işimi yapıyorum ve ticaretle uğraşıyorum. Bu yaşımda bile, bak bizim bu işi çok ucuza yapın, ben size müşteri getiririm diyen yılda en az 2-3 kişi oluyor. Buna cevabım, aynen yukarıda yazdığım gibi. “Abi, ben 43 yaşındayım ve 25 yıldır ticaretle uğraşıyorum. Bizim şu işi yap da ben sana çok müşteri getiririm diyen hiç kimseden müşteri gelmedi.” şeklinde oluyor. Eskiden yenmiş kazıkların bileşkesi dersek, o ticaret hayatının vazgeçilmezi, herkesin başına geliyor. Bunu her şeyin önüne engel koymak için kullanacaksak bir adım ileriye gitmemiz zor. Bu yediğim kazıklara tecrübe deyip ona göre kurallar zinciri geliştiriyoruz. Bir daha kazık yememeye çalışıyoruz. Yoksa insanlara güvenmeyip tüm ilişkilerimizi sınırlandırmak bizi bir adım ileriye götürmez.

Benim buradaki bakış açım biraz farklı. Gücümün yettiği ölçüde ve bana zarar vermeyecek şekilde insanlara yardım ediyorum. İlk kazan genellikle benden oluyor. Ya karşıdaki vermezse dediğinizi duyar gibiyim. Bu onun kaybı, benim değil. Çünkü kendisine her zaman yardımı olacak birini kaybetmiş oluyor. Ayrıca tecrübem şunu diyor, kazan-kazan’da taraflar denkse birlikte iş yapabilme olasılığı çok artıyor. Burada çıkarcı bir davranıştan bahsetmiyorum size yararı olabilecek insanlara yardım edin gibi bir anlayışım yok. İnsanlar yardımlaşarak büyürler diye bakmak lazım. Küçük pasta benim olacağına, pastayı büyütelim, hepimizin payı büyüsün.

Girişimcilik açısından düşünecek olursak, eğer konu ego savaşları olacaksa ve o yüzden iş birliği olmayacaksa, burada yapabilecek çok şey yok. Girişimcinin büyük bir egosunun olmaması lazım ki kendini insanlara tanıtabilsin, satabilsin. Bu noktada Buda Gautama’nın sözünü en azından kendimize uygulayarak burada kendimizi rahatlatabiliriz. “Mutlu, egosunu yenendir.”

 

Kaynak: Özel Oytun Türkoğlu