Kitaplarını her okuyuşumda ‘’Bir insan böyle cümleler kurabilecek kadar ne yaşamış olabilir?’’, ‘’Bir insan nasıl bu kadar harika psikolojik analizler yapabilir’’ dedirten bir dehadan bahsedeceğim bu yazımda.

İnsana okumayı sevdiren, hayata bambaşka pencerelerden bakmayı öğreten bir deha bu. Kim mi? Dostoyevski.

Öyle bir deha ki, ”Bütün insanlığın son sınırı Dostoyevski değilse hiç kimsedir!” diyor Zweig ondan bahsederken.

Einstein, “Dostoyevski bana bütün bilim insanlarından daha fazlasını verdi. Gauss’tan bile…” diyor.

Nietzsche: “Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog Dostoyevski olmuştur.”

Freud, ”Sanatçı, nevrozlu, ahlakçı ve suçlu olmak üzere dört ayrı cephesi bulunan, zengin bir kişilik yapısıyla karşımıza çıkar Dostoyevski. Acaba bu karmaşık yapıyı açıklığa kavuşturmak için nasıl bir yol izlemeli?” diye tanımlıyor.

Ordu doktoru bir baba ve tüccar kızı bir annenin çocuğu olarak 1821 yılında Moskova’da doğuyor. Hiç sevgisini göremediği babası sert, alkolik ve çok otoriter bir adamdı. Annesi ise içine kapanık, sürekli ezilen, hastalıklarla boğuşan bir kadın.

Babası yoksullara hizmet eden bir hastanede çalışmaya başladığında, hastanenin avlusundaki bir evde yaşamaya başlıyorlar. Dostoyevski sık sık buradaki hastalarla sohbet ediyor, onların yaşam hikayelerini dinliyordu.

Henüz 15 yaşındayken, hayatta sevgisini hissettiği tek insan olan annesini kaybediyor. Aynı dönem Askeri okula başlıyor ve bu okul yıllarını Rus ve Avrupa edebiyatının başarılı isimlerinin eserlerini okuyarak, hayat ve insanlar hakkında çokça düşünerek geçiriyor.

Babası, annesinin ölümünden sonra iyice zıvanadan çıkıyor, alkolü de iyice abartıyor. Okul yıllarında babasından hiç maddi destek göremeyen, ona karşı nefreti iyice artan Dostoyevski, sitem dolu son bir mektup yazıyor. Fakat hizmetçi ve kölelerine çok kötü davranan babası, o insanlar tarafından öldürülüyor. Mektubu hiç okuyamıyor yani.

Bu olay ile suçluluk duygusu esir alıyor Dostoyevski’yi. Büyük bir depresyon döneminden geçiyor. Hayatı boyunca kurtulamadığı sara nöbetlerinin ilkini de bu dönemde yaşıyor.

Yaşadıkları onu hem acı dolu hem öfkeli, çok ama çok onurlu, yalnızlık duygusu iliklerine kadar işlemiş, sevgiye ve mutluluğa aç, her şeyi sorgulayan bir insan haline getirmişti.

Bir arkadaşı şöyle tanımlıyor onu: “Devamlı kendisini ayrı tutardı, hiçbir zaman arkadaşlarının eğlencelerine katılmazdı ve genellikle bir köşede elinde bir kitapla otururdu.”

“İnsana olan saygımı kaybetmemek için insanlardan uzak duruyorum.”

Mühendislik okulunu bitirdikten sonra asteğmen rütbesiyle Petersburg’taki İstihkam Müdürlüğü görevine getiriliyor, fakat kendisi için bir anlam ifade etmeyen bu hayata fazla dayanamayıp bir yıl sonra istifa ediyor.

Ve yazmaya başlıyor.

Sene 1846, daktilonun başında bir Dostoyevski. Acılarını, hüzünlerini döküyor bir bir.

“Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan, nasıl yaşayabiliyordu?”

İlk romanı ‘’İnsancıklar’’ı bitiriyor. Dönemin ünlü edebiyat dergilerinden birinde yayınlatmak isteyince romanda bazı değişiklikler yapmasını istiyorlar. Fakat buna razı olmayan Dostoyevski, romanı kendisi bastırmaya karar veriyor.

Abisine gönderdiği mektupta şunları yazıyor: “Roman gerçekten başarılı ise, yalnız ziyan olmaktan kurtulmakla kalmayacak, ayrıca bana borçlarımı ödemem için gereken parayı da sağlayacak. Başarılı olamazsam, o zaman kendimi asabilirim…”

Borç altına girip bir şekilde ilk romanı “İnsancıklar” ı yayınlatıyor.

Dönemin önemli eleştirmenlerinden biri bu kitap için Dostoyevski’ye mektup gönderiyor. Şunlar yazıyordu mektupta:

“Siz sorunun ruhunun en derinlerine varmış ve birkaç çizgide büyük bir gerçeği ortaya koymuşsunuz. Sizden rica ediyorum, yeteneğinizi değerlendirin ve ona karşı hep dürüst davranın. Böylece büyük bir yazar olabilirsiniz.”

“Beni en çok mahveden nedir biliyor musunuz Varenka? Para falan değil. bütün bu günlük sıkıntılar, fısıldaşmalar, gülüşmeler ve şakalar.”

İNSANCIKLAR, DOSTOYEVSKİ

Dostoyevski’nin bu kitabıyla kazandığı ün çok kısa sürüyor. Çünkü sinirli ve kaba tavırları yüzünden sevilmemeye başlıyor. Dolayısıyla yalnız ve parasız hayatına dönüyor tekrar.

Yazmayı bırakmıyor. Gogol’dan etkilendiği ‘’Öteki’’ isimli eserini yazıyor. Fakat ne bu eser ne de ardından yazdığı ‘’Ev Sahibesi’’, ‘’Beyaz Geceler’’ gibi eserleri beğenilmiyor.

Edebiyat dünyasından iyice dışlanan, ümidini iyice kaybetmeye başlayan Dostoyevski, yönünü değiştirmeye karar veriyor ve dönemin reformcularının arasına katılıyor.

Fakat hükümeti devirmek istedikleri gerekçesiyle 23 Nisan 1849da Çarlık polisi tarafından diğer grup üyeleriyle birlikte tutuklanıyor. Gruptaki herkes idam cezasına çarptırılıyor. Öleceği günü bekleyerek aylar geçiriyor hapiste.

Sonra ani bir kararla idam cezası sürgün ve kürek cezasına çevriliyor.

4 yıl kürek cezası ve peşi sıra er rütbesi ile Sibirya’da altı yıl sürgün… Bu yıllarda çektiği acıları ‘’Ölüler evinden anılar’’ kitabında anlatıyor bir bir.

’’Bazı şeyler hakkında tecrübe etmeden karar vermek imkansızdır. Yalnız, tek bir şey söyleyeceğim; manevi yoksunluklara dayanmak, fiziksel acılara dayanmaktan çok daha zordur.’’

ÖLÜLER EVİNDEN ANILAR, DOSTOYEVSKİ

Sibirya’da sürgündeyken Mariya Isssyev ile tanışıp evleniyorlar. Fakat evlilik kısa süre sonra trajediye dönüşüyor, karısını kaybediyor verem yüzünden. Aynı yıl çok sevdiği abisini ve bir dostunu kaybediyor.

Abisi ardında büyük borçlar bırakıyor. Tüm borçları üstleniyor Dostoyevski. Bu arada arkadaşı Pauline Suslov ile nişanlanıyor fakat bir süre kadın terk ediyor onu.

Aynı yıl, artık iyice umudunu kaybettiği zamanlarda efsane eseri ‘’Yeraltından Notlar’’ı yayımlatıyor ve roman eleştirmenler tarafından çok beğeniliyor.

“Etrafınıza şöyle bir göz gezdiriniz! Gerçek hayat denilen şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz bile! Kitaplarımızı, hayallerimizi elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.”

YERALTINDAN NOTLAR, DOSTOYEVSKİ

Ardından Dostoyevski’nin başyapıtları olarak gösterilen Suç ve Ceza ile Kumarbaz yayımlanıyor.

‘’Önce biraz ağladılar, ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır!’’

SUÇ VE CEZA, DOSTOYEVSKİ

Yazmadan duramıyordu artık, tutku haline gelmişti onun için. Hiç ara vermeden yazdığı için gözleri bozuluyor ve kendine bir steno tutuyor; Anna Snitkin. Konuşmayı hızlı ve olduğu gibi yazabiliyordu Anna.

Kısa sürede Anna ve Dostoyevski birbirine aşık oluyor ve 1867 yılında evleniyorlar. Birkaç aylığına Avrupa seyahatine çıkıyorlar ancak 4 yıl boyunca Rusya’ya dönmüyorlar.

Avrupa günlerinde ona büyük ün kazandıran Budala, Ebedi Koca ve Ecinniler isimli eserlerini yazıyor ve Anna’nın da parayı iyi yönetmesi sayesinde borçlarından yavaş yavaş kurtuluyorlar.

Hüzün peşini bırakmıyor. 2 çocuğunu kaybetmesinin üzerine en önemli eserlerinden olan ‘’Karamazov Kardeşler’’i yazmaya başlıyor. 1880’in sonlarında kitabı tamamlayarak, yayımlatıyor.

”Bir çocuğun ölümünü görmektense, dünyaya geliş biletimi iade etmek isterim.”

KARAMAZOV KARDEŞLER, DOSTOYEVSKİ

25 Ocak 1881’de hastalanıyor. Geçirdiği huzursuz gecede daha fazla yaşayamayacağını anlıyor Dostoyevski ve karısına kendisine “Sefahatten Dönen Oğul” dan parçalar okumasını istiyor.

O akşam hayata gözlerini yumuyor dahi sanatçı ve yaklaşık 30 bin insan eşliğinde son yolculuğuna uğurlanıyor.

Yazdıklarıyla sonsuza dek yaşayacak ve konuşacak.

Kaynak : Bora Özkent